atv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2009 Pazar

Nefes

Bu aralar Türk dizilerine pek sardım. Ama merak etmeyin Yaprak Dökümü izleyerek salya sümük kendimden geçmiyorum. Fragmanlardan gördüğüm kadarıyla dramanın dibine vurmuş, ölen ölene.

Nefes dizisine sardım şu aralar. İzlerken acayip eğleniyorum. TV’den izlemiyorum ama. TV’den türk dizisi izlemek “soooo lame”. http://www.diziizleyelim.com/ adresinden 80-90 dakikalık dizilerin gereksiz sahnelerini ileri sararak 30 dakkaya sıkıştırıyorum ve süper diziler haline getiriyorum. DIY- Do It Yourself'in hastasıyım anlayacağınız. Trend artık kişiselleştirme ne de olsa :)

Nefes rolünde yıldızı bir sönüp bir parlayan Naz Elmas var. Küçükken annesi, aile dostları Yahya Bey ile aşk ateşine düşerek çoluğunu çocuğunu, evini, kocasını bırakıyor. O zamandan beri büyüyüyen bir kin var Nefes’in içinde. Kızımız büyüyor ve çellist oluyor. Bacak gösteren başka seksi bir çalgı aleti bulmak zor tabi!


Babasının intiharından sonra kini daha da artan Nefes, annesinden intikamını alacağı için sevimli kız rolünü benimseyip annesinin evine yerleşiyor. Yahya ve 3 oğlu hemen Nefes’in büyüsüne kapılıyor. Nefes’in parmağında dönecek bu 4 erkeğe Nefes’in yakın arkadaşı Uygar da katılıyor ve bitmek bilmeyen aşk, ihtiras, entrika ve drama vuku buluyor. İntikam filmleri ve dizileri izlemek gerçekten çok zevkli. İnanılmaz bir haz alıyorum izlerken. Neden acaba? Çocukluğuma insem bunun sebebini öğrenebilir miyim?



Naz Elmas, kokocu “emo-gotik” makyajıyla güzel görünüyor. Histerik ve nevrotik davranışları da yakışıyor karaktere. Anne rolünde Jülide Kural çok hüzünlü bir kadın, dramı oynamıyor yaşıyor adeta. Sinan Tuzcu büyük playboy evlat rolüne cuk oturmuş. Yüzü ve mimikleri ne kadar sinsi. Bu adamı sokakta gören kadınlar korkumuyor mu acaba? Suratında her an tecavüz edecekmiş gibi bir bakış var çünkü. Sonbahar filmiyle yıldızı parlayan (magazin cümleleri kuruyorum resmen, azzz sonraaaa) Onur Saylak da asi ve özgür karakteri ile başarılı. Köylü ve burjuva arasında sıkışıp kalmış bir havası var adamın. Sanki başrolü hem hakediyor hem haketmiyor, arasında gelip gidiyor. Uğur Polat bildiğimiz Uğur Polat zaten. Adamın konuşması ve oyunculuğu huzur verici cinsten.

Birkaç bölüm daha izleyip yerli dizi çöplüğüne atarım yine bu diziyi. Şimdilik 30 dakikalık sıkıştırılmış haliyle iyi gidiyor.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Es Es Baby!

Es-Es dizisi geçen haftalarda beyaz ekranla tanıştı. Adını ilk duyduğumda çok merak etmiştim anlamını. Meğerse Eshişehirspor’un kısaltmasıymış, İzmir Karşıyakaspor’un Kafsinkaf’ı gibi. İlk bölümünün reytingleri ATV’yi tatmin etmedi sanırım ki bu nedenle Cumartesi günleri yayınlanıyor artık. Dizilerin gün ve gün gezmesi beni hep deli etmiştir. Hangi gün başladıysa o gün devam etmeli ve insanlar da kanal kanal o diziyi aramamalı bence.

İlk bölümü bende pozitif etkiler bıraktı ve bu dizi tutar dedim. The O.C.’ye benziyor denildi ama hikaye ile alakası yok. Bir tek varoş çocuk ve sürekli sorun çıkartan abisi benzer diyebiliriz sadece. Diziyi kısaca özetlersek, boşanmış bir aile, kendini işine kaptırıp çocuğunu uyuşturucu batağına kaptırıp ölümünü gören bir baba, kızını miletvekili oğluna peşkeş çeken bir anne, milletvekili ile ticari ilişkiler kurmaya çalışan bir cici baba, aklı beş karış havada esas kız ve kankası, belalı bir abi ve zeki ama varoş batağına saplanmış bir esas çocuk.

Kötü abi rolünde Berk Hakman var ve kendisi iyi çocuk rollerinden sıyrılıp farklı bir rolle çıktı karşımıza. Tercan karakterini iyi taşıyor ve yapay durmuyor.

Ahmet Rıfat Şungar’ı 3 Maymun’dan sonra ilk defa izliyorum. Daha önce Hatırla Sevgili’de oynamış ama o diziyi izlemediğim için yorum yapamıyorum. Varoş delikanlıyı güzel canlandırıyor, oyunculuğu da göze batmıyor ama çok önemli bir sorunu var. Kelimeleri yutuyor ve anlaşılır konuşamıyor. Diksiyon dersleriyle halledilebilir sanırım, üzerinde çalışması lazım. Dikkatimi çeken bir diğer konu da aşırı terlemesi. 3 Maymun filmi sıcaklarda çekilmişti ve nehirler kadar ter akıtmıştı. Şansına bu dizi de sıcaklarda çekiliyor ve yine aşırı terleme sorunu ile baş başa.

Erdal Beşikçioğlu, her erkeğin yaşlanınca olmak isteyeceği bir erkek. O yaşta bu ne karizma dedirtiyor adama. Köprü dizisi ve Vali filminde oynamış ama bukalemun gibi, hiç benzemiyor diğer karakterlere.


Derya Alabora, keşke oyunculuk yapmasa da hep onu güzel hatırlasak. Hep aynı oyunculuk ve hep aynı kıvırcık kızıl saçlar. Kendisini çok sevsem de artık katlanamıyorum. Bir insan hiç mi değiştiremez kendisini. Tamam, oyunculuk tarzı belli bir yaştan sonra zor değiştirilir, ama bari saç rengini değiştir değil mi? Hep aynı kızıl saç! Sen pavyonda şarkıcılık yapan bir kadını canlandırıyorsun, dipleri siyah uçları sarı boyatsana saçlarını. Böyle detaylar güzeldir dizi ve filmlerde. Biraz Popstar Mehtap’ı izleyen herkes ondan daha iyi oyunculuk çıkaracağından eminim!

Özetlemek gerekirse güzel bir dizi Es Es. İzlenilebilir veya arada ne oluyor diye bakılabilir :)

13 Ağustos 2009 Perşembe

Ey Aşk Nerdesin?

Yaz dizileri iç bayıltacak berbatlıkta bu sene. İğrenç yaz dizileri dosyası yazacaktım ama içim daraldı bıraktım yazmayı. Zaten havalar sıcak, bir de bu dizi eziyeti insanı daha fena dellendiriyor.

Az önce 1. bölümü ile "Ey Aşk Nerdesin?" yayınlandı ATV'de. "Elmalar ve Armutlar" olarak yayınlanacaktı ama son dakika isim değiştirmişler. Dizide, 30 yaşına giren ve Ally McBeal sendromuna yavaş yavaş ayak basan Zeliş'in (Burçin Terzioğlu) hikayesi anlatılacak. Nedense Türk dizileri bu konuyu işlemekten bıkmadı. Evde kalmış kız kurusu dizileri neden çok sevilir anlamam. "Schadenfreude” yani başkalarının uğradığı zararlardan mutluluk duyabilmeyi daha önce şurada yazmıştım. Evet, bu tarz "Failure"ları milletçek seviyorz. Gerçi sadece Türkler değil herkes seviyor başkalarının başarısızlıklarını (bkz. Bridget Jones filmleri ). "30-40 yaşındayım, kariyer de bende, erkekler de bende, erkekleri parmağımda oynatırım" konseptli kadın dizileri çekemeyecekler sanırım. Neyden korkuyorlarsa? Ki dizilere bakılırsa zaten dizi yönetmenlerini %90'ı kadın. Ayrıca sen prime time'da Beren Saat'in tırnaklarını Kıvanç Tatlıtuğ'nun sırtına geçirtmişsin, daha ne bekliyorsun cesaret adına?!

Neyse konuya gelelim. Pilot bölüm (Bir türk dizisinin 1. bölümüne pilot bölüm dedim, bileklere kolonya, çabuk!) iyi kotarılmıştı. Yani arka arkaya olaylar geliştiği için insanı kilitleyebiliyordu. Doğum sahnesini neden bu kadar uzattıklarını anlamadım yalnız. Görkem Yeltan'ı hiç sevmediğimi de mutlaka belirtmeliyim. Bu kızda star ışığı yok. Hayatı boyunca hep 2. , 3. ve bilimum 4. kadın rollerini oynayacak. Tek karakter rollerini başarıyla omuzlarında taşıyor! Ayrıca Türk dizileri gerçekten uzun ya, bölüm bitene kadar göbeğim çatladı!

Füsün Demirel'i de severim. "Şaşıfelek Çıkmazı" ve "Sıdıka" hatırına, canlandırdığı hep aynı kadın rolü için ağzımı bile açmayacağım. (Bi de açsaydın!)

Kısacası bu dizi tutar ve Eylül ayında da izlenmeye devam edilir. Yapımcılar sevinin lütfen :)

31 Mart 2009 Salı

Seyhan Jones’un Günlüğü

Sevgili Günlük,

Ali mi Halim mi karar veremiyorum yine? :) Kilo : 55 / Sigara : 34




Halim’le Ali’nin lokantadaki kırdılı döktülü kavgasını gördükten sonra Bridget Jones geldi aklıma : ) “Bridget Jones’un Günlüğü” filminde Hugh Grant ve Colin Firth bir Yunan lokantasında kapışmaya başlıyorlardı. Çok komik kavga ettikleri gibi kavganın sonunu lokantanın camından fırlayarak noktalamışlardı. Mark Darcy ve Daniel Cleaver karakterlerinin tam karşılığı olmasa da dizide kısmen Halim, Mark Darcy’ye Ali de Daniel Cleavar’a benzetilebilir.

Seyhan, Bridget Jones’a karşı! Bir yandan hayatın sorunsuz ve güvende yaşanabileceği evlenilecek erkek Halim Darcy diğer yandan da eğlenilecek ve heyacanlanılacak Ali Cleavar. Bridget Jones’un ezik ama güçlü karakterine karşı, Seyhan’ın güçsüz ve pasif karakteri karşı karşıya. Seyhan, hayatının başkaları tarafından yaşanmasına izin veren hayatsız bir kadın. Çareyi ablasının çizdiği kaderiyle Adana’nın taşlı yollarında buluyor. Gelecek haftaki fragmana göre bu "Üçlü Bridget Jones Tangosu" devam edecek görünüyor. Fragmanda, Halim “Sana yar etmem onu” diye bağırıyordu Ali’ye.

Acil durum arabasına çok gülüyorum ya. Meliha’nın arabası sadece acil durumlarda ortaya çıkıyor. “Çocuklar mı kayıp alın benim arabanın anahtarlarını, Seyhan evden mi kaçtı alın benim arabayı.” Bu sefer de acil durum olarak Seyhan’ı otobüs terminaline bıraktılar ve Halim’le Ali için hastaneye yetiştiler. Kızkardeşlerin üçü de araba kullanmayı biliyor valla, bu sefer Feride şöför koltuğundaydı :)

24 Mart 2009 Salı

İstersen Solaryuma Gir, Kafan Dağılır!

Bu bölüm beni hiç tatmin etmedi, hatta en kötü bölümler arasındaydı. Seyhan aşağı, Ali yukarı, bu kısır döngüyü sonlandıramayacaklar herhalde. Dizi beni muhafazakarlaştırmaya da başladı sanırım, “Seyhan böyle yapmamalı” derken buluyorum kendimi. Durun bir dakka ya, Seyhan ne yaptı ki? Ne drama ama, sanki bütün mahalle ile “orgy” yaptı da herkes yüzüne tükürüyor. Kız ne yapacağını şaşırdı herkes üstüne üstüne geliyor. Gelecek hafta da çözümlenmeyecek bu Seyhan-Ali-Halim bermuda ilişki üçgeni. En iyisi senaristler radikal bir kararla “threesome” olayına girsinler, Seyhan da seçim yapmaktan kurtulur : )

Bölümün kum torbası Ali’ydi, tekme tokat girilerek türlü deşarj hareketleri uygulanır. Yok iki çift laf edecekmiş, yok hala neden peşindeymiş Halim de bla bla, yürü git, gonuşma leynnn : )

Yiğit’in bir önceki bölümde saçları uzundu, bu bölümde ise saçını kestirmiş. Güya geçen bölümden, yani aynı günden devam ediyor, solaryum salonunun açıldığı gün. Madem bu saç detayını göremiyorsunuz neden bu bölümde Yiğit’i 10 saniyeliğine oynatıyorsunuz ki? Amatörler!

Bölümün kırmızı kurdelalı sahneleri yine Feride’ye aitti. Mutfakta böreği yerken kendisini duvara atarak börek yiyişi vardı, 30 orgazm gücündeydi. O nasıl orgazmik börek yiyiştir ya : )

Solaryum salonunda Kenan’ın Feride’ye “İstersen solaryuma gir, kafan dağılır” demesi de absürd ötesiydi. Kafası mı dağılır yoksa dağlanır mı o da ayrı bir muamma tabii : )

17 Mart 2009 Salı

Kod Adı: Zehra!

Çifre kumrular gününde sevgilisini alan kendini dışarı attı. Buluşmalarda ne kadar klişe yapılacak şey varmış, resmen gözümüze soktular bu akşam. Boğaza gitmeler, sinemada film izlemeler, filmi izlerken el ele tutuşma çabaları, kâğıt helva romansı, Sultanahmet ziyaretleri ve kebapçılar. Tüm klasikler bir bir sıralandı. Millet olarak çok sıkıcıyız sanırım. Yok dizi değil, biz sıkıcıyız. Ne zaman değişiklik yapıp at binmeye gittik ki? Kapalı havuza yüzmeye gittik mi hiç? Safranbolu’ya kaçıp köy evinde kahvaltı yaptık mı? Ya da Sapanca’da Spa masajı yaptırdık mı? Ağva’da çıplak ayaklarımızla yürüdük mü? Yooo, cevap belli. Hayır! Varsa yoksa aynı şeyler!

Seyhan, Irazca’nın önerilerini dinlemiş olacak ki kendini concealer'a vurmuş. Valla morluklardan ve torbalardan iz yoktu bu sefer. Ben de concealer’ın ne olduğunu bilmiyordum öğrenmiş olduk hepimiz :) Bu bölümü arkadaşlarımla izledim ve toplu bir şekilde izlemek de keyifliymiş. Kız kankim “Dudağı yılık kadınları oynatmak çok moda oldu bu sene” dedi Seyhan’î göstererek. Aval aval baktık ne dediğini anlamadan. Hemen açıkladı tabi “1 ay biriyle öpüşmüş de dudakları folloş olmuş kadınlar” dedi :)

Seyhan’ın üzerine yoğunlaşmışlar bu bölümde. Yatak sahnesi çok eğlenceliydi. Gelen mesaja “Bankanın teki. Ekstra puan veriyorlarmış” demesi ve üzerine Feride’nin “Kız, cevap mı yazıyorsun bankaya” diye atışmaları unutulmaz sahnelerden bir tanesiydi. Bir ara, Seyhan’a duble kurşun dökerlerken herkesin şüphelendiği Zehra’nın mesajını gören Feride, Seyhan’ın lezbiyen olduğunu düşünecek zannettim. Ben mi çok fesatım onu da anlamadım, ama diziye 2-3 bölüm lezbiyenlik şüphesi düşseydi hoş olmaz mıydı? Hatta çok entrikalı olurdu. Kızkardeşim lezbiyen olsa ne olurdu vicdanını da yaşatırdı herkese. Diziye ayrı bir heyecan katardı işte. Meliha, “Lezbiyeeeen, Lezbiyeeeen” gibi bağrıp dururdu Samim’e : ) Amaa nerdeee, aile dizisi ya, toz konduramazlar şimdi böyle şüphelere.

Aile dizisi dedik de bilardo sahnesi aklıma geldi. Çok fazla yabancı dizi izlediğimden herhalde “bilardo fantezi” sahnesi bekledim yine kendi kendime :) Bilardo oynarken hafif erotik dokunuşlar falan derken “yine aile dizisi, yine aile dizisi.”

Metroda Seyhan, Ali, Samim ve Meliha’nın birbirlerini görme tehlikesi de çok heyecanlıydı. Seyhan yerlere attı kendini, biz de heyecandan ekrana kilitlendik. Dizinin dış mekan çekimleri gerçekten güzel. Bir kere bile iğreti duran vatandaş girmedi kadraja. Oyuncuların hepsi de figüran olamaz değil mi? Bir metro dolusu kişiyi nerden bulacaklar ki?

Eda’nın dramasını işlemeye çalıştılar ama o kadar başarılı değildi. Türk dizi sektörü hala ergen dramasında başarılı değil. Bursu geri vermesi iyi şeylere vesile olacak ama. Yani en azından 2 okul arasında mekik dokuyan senaryo ekibi, olay yaratma konusunda kendini paralamayacak. Tek okulda her şey daha güzel olacak.

Geçen hafta söylediğim gibi solaryum bronzluğu komik oldu ama beklediğim gibi değildi. Feride’nin kırmızılığını abartıp daha komik yapabilirlerdi. Hatta 2-3 makine olsaydı da 3 kişi daha yengeç gibi olsaydı daha komik olabilirdi. Yine de Feride’nin hakkını veririm. İkinci defa solaryuma girerken “Start’a bascam değil mi?” deyişi ve solaryum çıkışı “Esmer bomba” hali olaydı. Yüzüne sırıtan Mertcan’a da haddini bildirdi. :) Bu bölüm güzeldi ya. Az dram, bol komedi. İşte sevdiğim formül : )

10 Mart 2009 Salı

Ayranı Yoktur İçmeye Morgan’la Gider Haliç’e!

Dram bulutları dağılmaya başladı da günlük güneşlik komedi yüzünü gösterdi. Bu bölüm güzeldi gerçekten. Dram da dozundaydı, çekimler de güzeldi. Yönetmen farklı kamera teknikleri kullanmaya başlamış. Kaos etkisini iyi yarattı polisler Yiğit’i almaya geldiklerinde.

Halim’le Seyhan’ın durumu içler acısı. İnsan ilişkileri gerçekten ipin ucunda onu görüyorum. Hayır, zaten biliyoruz hepimiz, ama görmek istemiyoruz nedense. Sevgililer birbirlerini ne kadar çok sevse de biri hep fazla sever ya, olan da hep o fazla sevene olur. Seyhan bir kalemde atsa da Halim “Ömür geçti be, pat diye kestirip nasıl anlatayım” deyişi hep bu fazla sevmekten. Erkeklere güvenmeyen kadınların içine belki umut doğuyordur Halim gibi örnekleri gördükçe. Ama insan bu, hep acı çektirenin peşinde.

Meliha’nın kendi kendine yıldönümü kutlamasına Feride ve Seyhan çok güldü ama benim içim çok burkuldu. Seven insan böyle işte, hatıralardan kendi kişisel arşivini kurar küçük dünyasında.

Küçüklüğüm aynı Mertcan gibi geçti benim de. Gerçi kimin geçmemiştir ki? “Büyüklerin işine karışılmaz. Sen küçüksün anlamazsın. Sana söz düşmez”. Ayakta uyutmaya çalışırlardı bizi de hepimiz cin gibiydik her şeyi anlardık. Gizli gizli dinlerdik, ipuçlarını birleştirirdik, öğrenirdik her şeyi. Bizi de bir şey bilmiyor zannederlerdi. Belki de küçükler bu yüzden cin gibidir hep. Önüne sunulmaz bilgiler. Çocuk inceler, araştırır öyle ulaşır sonuçlara. Olan büyüklere olur tabi, çocuk IQ’sunu geliştirirken büyükler yerinde sayar.

Mertcan’ı neşelendirmeye çalışmaları Mertcan’dan çok beni neşelendirdi. Meliha’nın çizdiği evin çatısını beğenmeyen Feride “Abla çatıyı yamuk çizdin” dediğinde Meliha yapıştırıyor cevabını: “ Onun modeli öyle, İsviçre çatısı” :)

Kenan’ın solaryum işine soyunması Feride’yi bronzlaştıracak, pardon yakacak sanırım : ) Olan Feride’nin 10 bin lirasına olacak, Kenan batacak yine. Ama matrak şeyler de çıkabilir bu işten. Mesela bütün mahalle, Meliha, Feride, Kenan, Seyhan da dahil olmak üzere solaryum sevdasına kapılıp havuç renginde dolaşabilirler. Düşüncesi bile komik :)

Ali de sonunda Morgan’ını kavuştu, gezdirdi Seyhan’cığımızı. Para pul yok ama aşk var : ) Dizi olarak başka bir tabuyu daha kırdı sanırım Canım Ailem. Seyhan ile Ali öpüşürken arkada alkış tutan insanlar. Hep özenmişimdir böyle Amerikanvari sahnelere ve Türk dizilerinde de olsun istemişimdir. İnsanların aşka ve sevgiye sokakta alkış tutmaları çok güzel.

5 Mart 2009 Perşembe

Özgü Namal Gölgesinde Bir Garip Dolunay Soysert

Türk dizi fi tarihinden beri var sanırım Dolunay Soysert. Onu ta Baskül Ailesi’nden beri tanıyoruz. Hiçbir zaman popüler olamadı, ikinci kadın olmaktan kurtulamadı hiçbir zaman. Özgü Namal’la çok iyi arkadaş olduğunu bilsek de içten içe Özgü Namal’a karşı iyi duygular beslemediğini de biliyoruz. Yani en azından öyle bir elektrik alıyorum.

Atv’de çok başarılı olamayan “Bebeğim” dizisinde karşılaştılar Özgü ve Dolunay. Özgü piyasaya yeni yeni giriş yapmıştı ama Dolunay asırlardır oralardaydı. Özgü Namal’ın gölgesinde kaldı tabi o dönemde. Şimdi “Benim Annem Bir Melek”te oynuyor Dolunay, oyuncu kadrosuna da misafir oyuncu olarak Özgü Namal katılmış. Esip geçiyor rolüyle, yine sönük kalıyor Dolunay Soysert. Bir arkadaşımın dediği gibi “Dolunay, Özgü’den daha kaliteli işler çıkarmıştır ama asla görülmedi bu”.

Acaba Özgü’yü kıskanıyor mudur? Kıskansa niye diziye konuk oyuncu olarak getirir onu da anlayamıyorum. Dolunay, sana sesleniyorum, silik bir karakter olmaktan başka bir şey olamayacaksın aşağıdaki maddeleri uygulamazsan!

— Her rol için mutlaka saç rengini ve modelini değiştir. Asırlardır aynı uzun saç ve aynı kızıl renk. Saçındaki muhafazakarlığın TV’deki sabitliğinle eşit durumda.

— Aynı cici kadın rollerini alma artık. Kötü kadın ol, travesti ol, ne bileyim başka bir şey ol ama cici kadın veya tatlı anneyi oynama artık.

—Özgü Namal’dan uzak dur! Kötü bir oyuncu olmasına rağmen gölgesinde kalıyorsun. Onun oynadığı yapımlardan uzak dur, "Benim Annem Bir Melek" dizisine kalıcı olarak girmeye çalışırsa da engel ol : )

4 Mart 2009 Çarşamba

Başka Türlü Sevileceğini Bilmiyordum Ki!

“Runaway Bride” şoku her erkeğin korkulu rüyası, Türkiye’de fazla rastlanan bir durum olmasa da Halim bunu çok kötü yaşadı. Bu bölüm onun bölümüydü diyebilirim. Her sahnesi oscarlıktı, çok iyi çalışmış bu haftaki rolüne. Kendisini tek rolün adamı olarak görsem de ( bkz: Yabancı Damat) performansı çok iyiydi. Meliha’nın evinde kendini bir o sandalyeden bir o koltuğa atması, ayağa kalkması, evin içinde tazı gibi dönüp durması içime fenalıklar getirdi. Hele kapı kenarında Seyhan’ın evden kaçtığını öğrenince sinirden dişlerini sıktığında dişleri kırılacaktı neredeyse. Düşünün ne kadar kaptırmış kendini.

Bölüm olarak beğenmediğim bir bölümdü. Birkaç bölümdür zaten “Yaprak Dökümü” draması dökmeye başladılar diziye. İçim şişti bu bölümde dramdan. Hayır, anlayamıyorum, acısı ve draması bol olunca dizi reytinglerinde bir fırlama mı olmasını bekliyorlar. Bu reytingleri de zaten kendini bilmez 2000 aile karar veriyor. Onlar yüzünden aynı şeyleri izliyoruz yıllardan beri. Kim bu 2000 kişi ya, alınlarını karışlıycam! Bir kaldırın kafanızı artık şu Yaprak Dökümlerinden, Kuçük Fahişelerden, Bacaktan Omuzalardan , Binbir Hecelerden de adam gibi diziler izleyelim artık. Sektör olarak takılı kaldı mağara dönemine, çıkamıyor aydınlık çağa.

Seyhan yine “kan kusarım ama kızılcık şerbeti içtim derim” modlarına devam etti bu bölümde. Meliha’nın “elaleme ne deriz, rezil olduk, Halim’le evleneceksin, söz verdim” triplerine girmesi de canımı sıktı. “Alla alla kime söz verdin, söz verirken bana mı sordun” diyemedi kızcağız. Elalem kim ya bu arada, yemişim elalemi! İnsan bir şeyi savunuyorsa ve seviyorsa arkasında duracak. Söyleyecek söz bulamadıysan arkadaşına söylediğini söyle. “Başka türlü sevileceğini bilmiyordum ki” diye açıkla herkese de kurtul şu küçük oyunlardan artık.

Bu bölümde en çok Feride’nin cep telefonu ile konuşurken konuşmayı bırakarak dua etmesine, bir de Meliha’nın Samim’e düğüne katılanlara açıklama yapmasını söylerken “Ailenin kaderi de, evlenemiyor bu kardeşler de” deyişine güldüm. İkincisi çok dramatikti ama nedense kahkahalara boğuldum : )

Sezgi Mengi ve Eda’nın kazma oyunculuklarına bir yenisi daha katıldı. Seyhan’ın evine gittiği kız arkadaşı. Sokaktan mı buluyorlar bu oyuncuları? Ne kadar kötü bir seçimdi o! Bu arada Sezgi Mengi’nin oyunculuğunu beğenmiyorum ama dikkat ettiniz mi onun gözlerine. Gözlerinde yıldız var sanki. Diğer oyuncuların hiçbirinin gözlerinde ışık yok, ama bu çocuğun göz bebekleri görünmüyor ışıktan. ( İyi oyunculuktan değil haaa, gözlerinin doğal hali herhalde ya da çok ışık yansıyor gözlerine:)

24 Şubat 2009 Salı

Filiz Akın Topuzu

Eveeet Dostlar, geldik yine bir Canım Ailem gününe. Hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz :) (Çok yakın bir arkadaşım sen dizi günlüklerini boşver, canım ailem blogu aç dedi zaten. Vakit mi var be kuzum dizi izlemeye, yazmaya. Bi Canım Ailem’i aksatmadan izliyoruz sadece, bak Lost başladı 5. sezon ona bile başlayamadık daha)

Neyse efenim, biz gelelim dizimize. Bu yazımı tamamen kişiler üzerinden onlara seslenerek gideceğim (Spontane bir yazıdır, beğenmeyebilirsiniz belki de : )

İlk olarak Kenan’la başlayalım. Leyn Kenan, sen kimsin ya? Hele o anan olacak kadın? Şşşş kimsiniz siz? (Burada Hadsizin Başkanı olacağım :) Varya elimin tersiyle tokatlarım sizi haaaa. Seni ve çekirdeğini ağzıyla soyan anneciğini dövsem sabahlara kadar kanamam, bu kadar gıcıksınız. Helal olsun valla. Bir de pintisin ki hiç sorma, kakaladın yine 500 TL’lik ceketi Halim’e. Cabbar Ağa’nın aldırdığı bilezikleri de kendin almış gibi caka attın ya. Ben söyleyecek bir şey bulamıyorum. Hadi yürü git karşımdan, hadi!

Haliiiim, seni var ya hiç sevemedim ama gönlü bol adamsın, oradan gözüme girdin bak. İçin iyilik dolu, arada kötü davransan da insanlara hep sevginden biliyorum. Seyhan’ı çok seviyorsun ama karşılıklı sevgi ve aşkı bulmak zor be gülüm. Haliiim var ya, senin bu overacting sevinç ve şaşırmalarının hastasıyım. Köydeki ergen kızların flört etmeleri kadar doğalsın hareketlerinde. Bekarlığa veda partisi ve potpori çerez muhabbetlerindeki davranışların tam seyirlikti.

Aliço, düştün sevdalara “Issız Adam” oldun kumsallarda, taşlarda elinde sopayla valla. Senin Seyhan’lı flashback’lerine de anlam veremedim. Sanki yıllardır çıkıyorsunuz da ayrıldınız gibi. Topu topuna bir gün adaya gittiniz ama bir yıllık flashback gördün valla. Bu arada, senin anneni ben çok severdim Ferhunde Hanımlar’da. Acıların kadınıydı Meftune, nasıl içim acırdı izlerken. Hiç mutluluğu tatmamıştı, annesiyle sorunları vardı. Tam sevdiği adama kavuştu tüm sorunları geride bıraktı demişken sevdiği adam hayatını kaybetti dizide.

Ferideeeeeeeee, sen var ya bitanesin. Ölürüm ben sana. Gene kafa karıştırıcı hareketler yaptın bu bölümde de. Herkes Seyhan’dan bahsederken sen Saime teyzeye “Saime teyze orta şekerli” diyerek dağıttın konuyu. Halim’e mutfakta, Seyhan’ın sürekli eve tatlı getirdiğinden, tatlısız bırakmadığından ve Kenan gibi ilgisiz konulardan bahsettin. Helal olsun sana. Filiz Akın topuzu ile krape çok yakışır eminim : )

Melihaaa, yine ağlattın bizi ya. Bohçaları açtığında anlattığın anı neydi öyle. Feride girdi araya şaklabanlık yaptı da gözyaşlarımızı kontrol edebildik. Sizde anlayamadığım bir otokontrol var. Kına gecesinde bile kadın acıklı türküsünü söylerken anıra anıra ağlayacaktık ama ağzımıza yastık bastırırcasına kestiniz hemen. Tamam duygu sömürüsü yapmıyorsunuz ama durun biraz da yapın ya. Belki anıra anıra ağlamak istiyoruz o sahnelerde!

Son olarak hepinize sesleniyorum. Böyle ezik düğün organizasyonu mu olur ya? Çevremdeki düğünlerden biliyorum, ilk önce damat gelini ve kız tarafındaki saçı yapılacak tüm kızları kuaföre götürür. Kuaförde hiçbir yerde olmayan büyük bir izdiham yaşanır ve damat tonlarca para bayılır oraya. Sonra fotoğraf çekim seansı başlar foto stüdyoda. Abidik gubidik fotoğraflar çekilir. Gelin damadın arkasına geçer ve koala gibi poz verir. İkisi aynı yere sabit bakarlar, baktıkları yerde fotoshoplu Eiffel Kulesi vardır. Damat parmağıyla bir yere işaret eder, işaret ettiği yerde ya kuş ya da şömineli bir ev vardır. Niye bu sahneler yoktu bu bölümde. Söyleyin bana! Hele düğün alayı nedir ya, bir araba ve iki taksi ile düğün alayı mı olur Allah aşkına? Nerde bu güzelim detaylar? Hiç yakıştıramadım valla : )

21 Ocak 2009 Çarşamba

Boş Geç! Bize Ne Ya!

İşten çıkıp deli gibi eve yetişmeye çalışıyorum. Gören de Mission Impossible 4’ü çekiyorum zannedecek, kıvrak manavrelar, hızlı yürümeler, koşmalar, insanlara küfretmeler. Tamam, biraz küfürlü bir karakter olurdu benden, ama ne yapayım sabahları ve akşamları insanlardan nefret ediyorum. Kaz sürüsü gibi herkes, bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar ama yetişmeye çalışırken seni de engelliyorlar. Akşamları zaten dolmuşlara, otobüslere, yolculara, trafiğe herkese küfrediyorum ama Salı günleri daha fazla küfür ediyorum. Tek derdim eve yetişip Canım Ailem’i izlemek. Her seferinde de 30 dakika rötarlı başlıyorum ama değiyor gene. Ben bu dizinin çok pis tutkunu oldum, bir dizi için bu kadar çaba harcadığım daha olmamıştı zaten. Salı günü yayınlandığı zaman izlemeliyim diye takmış durumdayım. Tekrarı kesmiyor, bayatlamış geliyor.

Meliha bu bölüme de damgasını vurdu yine. Pelerini sırtında, ayakkabıları ayağında, bir olay olduğunda pat diye hemen çıkmaya hazır bir süper kadın. Ahsen sokakta mı ağlıyor, tak pelerini, fırla sokağa kurtar kızı. Samim ve Mertcan dışarı mı çıktı, pat diye çık hemen koş peşlerinden, takip et onları, Mertcan’a bir şey olmasın.

Samim ve Meliha’nın birbirlerinden ayrı duvara bakarak konuşmaları İspanyol pembe dizileri tadı verdi biraz. Meliha Soledad ve Samim Fernando formundaydılar.

Ayrıca, Meliha’nın Virginia Woolf edasıyla mektup yazması da hoştu. Eserinde öldürdüğü bir başkarakter yoktu ama çok iyi bir ders verdiği başkarakter vardı. Samim’e otobüs durağında randevu verdi ve 1 saat bekletti. Samim 1 saat bekledikten sonra dayanamadı ve oradan ayrılırken kenardan onu izleyen Meliha yanına geldi. Geç kalmasına sinirlenen Samim’e “1 saat bekleyince bak ne hale geldin. Ben 20 sene böyle bekledim, yağmurda, çamurda, düğünde, seyranda” dedi. Çok hüzünlü bir sahneydi. Nasıl bir sevgi ve aşktır ki bu, gerçekten böyle insanlar var mıdır acaba? 20 sene bekledikleri adamlara hala ilk günkü heyecanla bakan kadınlar.


Feride’nin arkadaşlarıyla hastanenin köşe başında oturarak muhabbet etmeleri de gülümsememe neden oldu. Feride “Hastayı sedyeyle aldık, yürüyerek çıktı” diye bir şey anlatıyordu, ama gördüğüm o kare resmen konfeksiyonda çalışan overlokçu kızların mola saati gibiydi. Overlokçu kızlar, yemek saatinde yemeklerini bitirince dışarı çıkarlar ve böyle bir kenara oturup dedikodu yaparlar. Nerden mi biliyorum, bir zamanlar son ütücüydüm de oradan biliyorum biraz ( Şakaaaa : ) )

Bence evlilik meraklısı Feride ve Halim’i evlendirsinler, dizinin senaristleri böyle bir şey yapsın. Alan memnun satan memnun olur. Evlilikle kafayı bozmuş insanları anlayamıyorum bazen. Feride’nin dediği gibi “Boş geç! Bize ne ya!” diye ayar vereyim bari kendime. Bana ne oluyorsa, evlenen evlensin!

Mertcan’ı Michael Jackson’a benzetiyorum. Ten rengi Jackson abimizin 15. estetik ameliyatındaki rengi gibi. Şimdi de Mertcan’da overacting Michael Jackson mimikleri gelişmeye başladı. Kesin daha sevimli olsun, daha tatlı olsun diye “Şöyle bak canım, böyle göz kırp. Bitanem boynunu sağ yatır, dudağını bük” gibi taktikler veriyorlardır. Bir rahat bırakın çocuğu da maymun etmeyin haaaa!

9 Ocak 2009 Cuma

Yabancı Gelin is Lost in Translation

Gece gece kahkahalara boğuldum Yabancı Gelin’i izlerken. Yeni başlamış, “Gelinim olur musun?”un yabancı gelin versiyonu. Sunuculuğunu Sema Öztürk yapıyor. Dizilerle ne işi var bu programın demeyin, her hafta takip edileceği için dizi tadı aldım valla ( diyerek toparlayayım :))

İzlerken çok eğlendim. Kızların Türkçe konuşma çabaları ile erkeklerin İngilizce konuşma çabaları müthiş eğlenceli. Abdominal karın kası yapabilirsiniz izlerken, o kadar matrak. Bir çocuk bir gelin adayına “Can you cash the love?” dedi. “Aşkı nakite çevirebilir misin?” o ne be dedim. Meğerse “Can you catch the love?” demek istemiş ama “chicken translation” bile olmaz bu cümleden çünkü Türkçe demek istediği şey bile anlamlı değil. Kızlar da ayrı komik. Bir kız şarkı söylüyordu sürekli, onu eleştiren başka bir kız da şarkı söylemesini sevmiyormuş. “Masada şarkıcı söylüyor, orada şarkıcı söylüyor, burada şarkıcı söylüyor” diye dert yanıyordu bozuk Türkçe'siyle. Diyalogları izlemek bile keyifli anlayacağınız.

Türk gelenek ve göreneklerine saygılı da olmaya çalışıyor gelin adaylarımız. Belki de hepsi bu yüzden türbanlı teyzeyi haftanın lider annesi seçti. Ne kadar dindar olursan o kadar çok kazanma şansın mı olur dediler acaba. Zaten hepsi el öpmeye pek meraklı. Femme Fatale kızımız Lorreine “Ben el öpmedim, çok aptalca” dedi. Diğer Femme Fatale kızımız Akvilina da “Madem ben bu gelenklerin içindeyim, annelerin elini öperim” diyerek tavrını koydu Lorreine’e ve kazanmak için 5 rekat namaz bile kılarım tüyosunu verdi bize. Hemen de ezberlemişim değil mi isimlerini. Bu 2 kız çok çok güzel olduğu için aklımda kaldı. (Şaka şaka not ettim bir kenara adlarını : ) ) Bu iki kız reyting payından büyük kepçe alacak ondan eminim.

Bu yarışma reyting rekorları kırar bundan adım gibi de eminim. Zaten büyük bir kitle bu tarz yarışmaları seviyor, bunlara büyük bir erkek kitlesi de katılacak yakın zamanda, hatta çoktan katıldılar bile. Çünkü Türk erkeklerinin yabancı kadınlara karşı oldu olası büyük bir zaafı var. Çünkü lise çağından beri Türk erkeklerin yaz aylarında aklı tek bir şeye çalışır, o da Antalya’da veya Çeşme’de Helga veya Olga götürebilmektir!

Yarışmadaki kızlarımız göğüs ve bacak dekoltesi konusunda da oldukça rahatlar ki bu rahatlığı reytinglere de yansıyacaktır zaten. Bu programı bulan gerçekten çok akıllı, kazancı bol olacak. Belki de fantezisini gerçekleştiriyordur : ) Bir de şunu belirteyim, bu yabancı kızların hepsi über güzel, benzer yarışmalardaki paçoz Türk kızları ile karşılaştırılmaz bile.

Başka komik detay da 2 Rus kızın kendi dilleri ile değil de çat pat ve sözlük yardımıyla konuşmayı becerebildikleri Türkçe ve İngilizce konuşmasıydı. Karnıma ağrılar girdi izlerken.

Ben şunu da merak ediyorum. Acaba Amerika, Almanya ve İngiltere’de yayınlanan “Big Brother” yarışmalarındaki kameralar önünde seks yapan yarışmacılar gibi bu yarışmacılar da seks yapabilecek mi? Gerçekten ama, insan kendini tutamıyor merak etmekten. Yabancı ülkelerde yapıyorlar, bizim neyimiz eksik? Primetime’da yarışmacılar sevişsin ve RTÜK buna engel olmasın lütfen. Böyle bir kampanya mı başlatsak?

Yarışmanın özetini de annelerden biri Türkçe öğretmeye çalışırken Türkçe bilmeyen bir kız yaptı; “Saat sabahın 4’ü ve abiye elbisemle İstanbul’da Türkçe öğreniyorum” dedi. Bu programı kaçırmayın derim. Örgü örmeyi öğreten anneleri ve kızların yüzündeki dehşet kültür şokunu görmek adına arada bakıp eğlenin.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Abdominal Karın Kası Yapıyorum

Ali, Ahsen’in aramalarını “Kızın içinde radar var, ne zaman kendimi iyi hissetsem pat diye ortaya çıkıyor” diye yorumladı. Günlük hayatımızda bazen bu tip olaylara ne kadar da rastlıyoruz değil mi? Her şey günlük gülistanlık giderken çat diye biri çıkıyor ve sizin hayatınızı allak pullak ediyor. Sanki 5-6 metre uzağımıza saklanmışlar, doğru zamanı kolluyorlar ve aniden önümüze çıkıyorlar. Kişiden kişiye değişir, kiminin eski sevgilisi çıkar, kiminin hayatından sildiği bir arkadaş, kimi de görmek istemediği bir akraba. Bu kişiler hayatınıza yön vermeye başlar ve siz de sele kapılmış bir şekilde olaylara seyirci kalırsınız. Zaten hayatlarımızı incelesek, hiçbir zaman bizim elimizde, kendi dizginlerimizle ilerlemediğini apaçık görebiliriz. Kendi show’umuzun as oyuncuları olmamız gerekirken seyirci oluveriyoruz.

Dedim ya dizginlerimizi birileri tutuyor diye, dizide başka bir örnek de Eda’nın sponsorlarının, yani burs vererek okulda kalmasını sağlayan arkadaşının ailesinin tutumuydu. Tatil planı yapıyorsun ve sırf arkadaşının annesi okul paranı ödüyor diye kızını sınava çalıştırmak zorundasın. İnsanlar böyle işte, yardım edersin karşılığında da etinden sütünden yararlanmaya çalışırlar. Madem çok paran var kızına özel hoca tut, 3 kuruş para verdin diye insanların hayatlarını yönetmek ne demek. Samim, kadını arayarak tatile gideceklerini ve Eda’nın da gelmesi için yalvarırken bile “Yine fedakarlığı bizden bekliyorsunuz” cevabını yapıştırıyor kızını çok umursayan anne! Sanki sana fedakârlık yap diyen oldu, bıraksaydınız kızı en azından devlet okulunda okurdu da her gün “Şanslı” diye, köpek adı gibi çağrılmazdı okulda.

İnsanoğlu her yede kötü, bu bölüm zaten tüm nefret edilesi insanların örneklerini gördük. Bir başka örnek de Samim’i kovan operasyon müdürüydü. Merkezden çağrı gelmeden hiçbir şeye müdahale edilmeyecekmiş, edilirse sözleşmede yazıldığı gibi kovulacakmış. Zaten kovulacağını, Ahsen’i ambulansa alırken ambulanstaki diğer çalışanın “Samim Abi, senin başın büyük dertte” demesiyle anlamıştık. Böyle gerzek insanlar her zaman var, dört tarafımız çevrilmiş durumda onlarla. İnsiyatif kullanmasını bilmeyen makineleşmiş köle köpekler bunlar. Kız orda ölüyor, sen hala başın dertte diyorsun! Pratik zekâsı olmayan bu şablon insanlara zaten eline görev tanımlarını vereceksin, onun dışına da çıkmasını beklemeyeceksin.

Neyse ki güzel şeyler de vardı bu hafta. Şebnem Bozoklu ve Ezgi Mola yine döktürdüler. 2 metrekarelik küçücük mutfakta harikalar yarattılar. Hele Ezgi Mola, bu kıza tapıyorum ben ya, deli gibi seviyorum. Güneş gibi parlıyor, gözlerinin içindeki ışık bile mükemmel oyunculuğunu gösteriyor. 2 dakikalık mutfak sahnesinde, şarkısını patlattı, ellerini kalp gibi yapıp arada parmak dansını da yaptı ve bizi bizden aldı yine. Kızın 30 saniyelik sahnelerinde bile o kadar çok detay var ki. Sözlendikten sonra Seyhan’ın tebrik ederim deyişinden sonraki yüzü görülmeye değerdi. Sağol dedi, öpücük attı ve göz kırptı ve hepsini 5 saniyeye sığdırdı. Abdominal karın kası yapma teşebbüsünden tutun da, “bende ödem var sadece, o ödemleri atsam tığ gibi olurum” diyerek kaynamış maydanoz suyu içmesine kadar her şey mükemmeldi bu bölümde. Diyeti bıraktıktan sonra mercimek köftesini “Ben de bir tane alabilir miyim” diye istemesi bile o kadar masumdu ki kaşlar anında ters V oldu. Oyuncu değdin böyle olmalı, kızın kaşı gözü, dudağı, saçının her bir teli oynuyor. O kadar kendini kaptırıyor ki sayfalar dolusu yazsam gene doyamam anlatmaya.

Mertcan’ın dükkânda seçtiği elbiseyi Feride ve Meliha’nın çok beğenerek almaları ve “Çocuk bizden iyi biliyor bu işleri” demeleri aklıma ister istemez Ugly Betty’yi getirdi. Orada da 13 yaşlarında moda konusunda annesinden ve teyzesinden daha bilgili bir gay çocuk vardı. Gerçi RTÜK varken ve bu dizi Primetime kuşağı bir aile dramasıyken Mertcan’ın büyüyünce “fashionista” olması imkânsız gibi duruyor.

4 Ocak 2009 Pazar

Eşeğin Aklına Karpuz Kabuğu Düşürmek

Bacağım kırıldı diye çıngar çıkaran Meliha, yangından kurtarılan kızkardeşinin hastaneye kaldırıldığını duyunca acısını unutup seke seke gitti valla hastaneye. Kardeş sevgisi böyle olsa gerek. Ya da zorlama olaylar zinciri! Aralarında 1-2 bölümlük ara olsaydı bari arka arkaya sıralanacağına badireler. Gelecek bölümün fragmanlarında da Ahsen’e araba çarpıyor. Tüm felaketleri yaşayacaklar anlaşılan bu canım ailem.

Ailemizin abisi kıskançlık krizlerine girdi mahalle okuluna gitmeye başladığından beri. “Sen kolejlisin ben halk çocuğu” diyalogları ile Selami Şahin tadı veriyor valla. Kız ne yapsın canım, kaptı bursu ama hep gözüne gözüne sokuyorlar ne kadar şanslı olduğunu.

Plaza yapacak elemanı da diziye yerleştiremediler sanırım, ortalarda görünmüyor. Gerçi ne kadar uzatabilirlerdi ki bu evi satıp satmama mevzusunu,baştan yanlış başladı yani.

2 damlalık dramı da drama denizine çeviriyorlar ya, ona da helal olsun. Yok Meliha’ya söylememişler Kenan’la barıştıklarını, yok yalan söylemişler de hayatta affetmezmiş falan da filan da. Geçiniz bu dram ayaklarını yahu, sanki dram görmedik. Bir de Seyhan’ın uzatmalı Halim sendromu var tabii. Zavallı Seyhan, Halim’e bakarken bile tokat yiyecek gibi bakıyor korkudan ama nişan yüzüğünü de atamıyor suratına. Böyle kızlar var zaten hayatın her köşesinde, sevgilisi ayaklarını yıkatacak bir eş, kendisi de ayaklarına masaj yapacak eş arar. Arar da arar sonunda ayak yıkadığı bir evlilikte bulur kendini.

Bazı kadınlar da vardır Meliha gibi, o kadar hamarattır ki her şeye yetişir, yapar, tamamlar. Benim büyük ablam da bu kategoriden. Çalışıyor olmasına rağmen elinden ev işi gelir, en kısa sürede yemek yapar, çocuğuna da bakar, evin her yanını 1 saatte temizler parlatır. O da yetmezmiş gibi eşyaların, koltukların yerlerini de değiştirir, her hafta yeniden dekore eder evi. Tek eliyle kaldırır dolapları benim “super woman” ablam. Beli çıkacak diye korkarız, ama bana mısın demez. Çok takdir ederim kendisini.

Böyle işte, Feride’nin dediği gibi eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürdüm gece gece!

17 Aralık 2008 Çarşamba

Dil Bilen Garsonum Ben

Canım Ailem dizisi giderek klostrofobik bir hale geliyor. İster istemez Şaşıfelek Çıkmazı’nın camdan cama mahalle muhabbetleri ile kıyaslayasım geliyor. Tamam, camdan cama muhabbetleri komik ve eğlenceli buluyorum ama bu dizide artık boğulacakmışım gibi olmaya başladım. Nedeni sanırım iki ev arasının 2-3 metre olması herhalde. 3 metre arasında iki evin ortasında sıkışmış gibi nefes alamadım birden. Çok garip gelebilir size ama Şaşıfelek Çıkmazı’ındaki o büyük avlu nasıl ferah ve büyüktü ve huzur verirdi insana. Orda kurulan diyaloglar bile ince belli çay bardağıyla çay içmek gibi huzurluydu.

İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş derler ya, ben de ikinci tokatımı atayım diziye. Dedim ya Şaşıfelek Çıkmazı’yla karşılaştırıyorum diye. İnsan ikisini kıyaslayınca dizideki beklentisi artıyor, entelektüel muhabbetler ve espriler arıyor bazen. Yani muhabbetler hep mahalle ağzıyla, bağır Samim, bağır Meliha. Kaliteli diyalogların yapılması için illa söyleyenin üniversite okumuş olması şart mı? Şaşıfelek Çıkmazı’ındaki ve Canım Ailem dizisindeki insan profilleri sonuçta aynı çarkta dönmüş insanlar. Yine de bu durum Şaşıfelek’te bazen felsefe yapmayı bazen de 80’ler partisi düzenlemeyi engellemedi değil mi?

Diziye iki taze kan geldi; Ayça ve Furkan. Furkan’ı canlandıran Onur Ünsal’ı “Devrim Arabaları” ve “Eğreti Gelin”den tanıyoruz zaten. Sezgi Mengi’den daha iyi bir oyuncu olduğu da aşikar. Bu arada Sezgi Mengi’nin canlandırdığı Yiğit karakteri zenginlikten fakirliğe giden yolda yaşadığı değişikliklere sevgiliyi de ekleyecek. Statü değişikliği ile “high profile” sevgiliden “low profile” sevgiliye gitmesi muhtemel bu değişiklik acaba aşk ile mi olacak yoksa zorunluluktan mı?

Kafama takılan bir başka şey de Eda’nın Internet Cafe’ye gitmesi. Furkan’la Eda’yı tanıştıracak başka sosyal ortam bulamamışlar sanırım. Doğa Koleji’ne giden bir kızın gittiği okulda mutlaka bilgisayar laboratuarı vardır zaten kullanmak için. Internet Cafe’ye gitmesi saçma geldi bana.

Bu arada iki şey dikkatimi çekti. Birincisi çocukların kaldığı evdeki salonu yeni yaptılar sanırım. Eskiden yemekleri bile üst kattaki küçük masada yerlerdi. Şimdi neredeyse tüm sahneler o salonda geçiyor. İkincisi de Kenan’ın evindeki kapısının gözetleme deliği olmamasına rağmen gözetleme sahnesi koymaları. Yahu kapı gözetleme deliği yoktu ki, resmen gemilerde olan yuvarlak pencerelerden vardı, tek farkı buzlu cam olmasıydı!

Şimdi de pozitif yorumlara geçelim. Ezgi Mola ve Şebnem Bozoklu diyaloglarına bayıldım ve çok güldüm. Özellikle de Meliha’nın “Biz onların ayağına neden gidiyoruz” lafına Feride’nin “Boşver evlenince unutulur” muhabbeti güzeldi. Harbiden hep böyle derler, evlenince geçermiş. Feride’nin “Az mı oldu çiçekler ne?” sorusuna Meliha’nın “Ne azı be, ormanı götürüyoruz” cevabına da güldüm. Meliha'nın Samim'i kıskandırma çabaları da gülümsetti beni. Birkaç tokat atsam da seviyorum bu diziyi ve torpil geçmeye devam edeceğim.

Başlığa gelince, Samim dil bilen garsonmuş, hem de 15 senelik.

30 Kasım 2008 Pazar

ATV’nin Adana Sorunsalı



Adana'nın reyting kazanında bol kepçesi var sanırım ya da ben Atv’nin Adana tutkusunu anlamlandıramıyorum. Avrupa Yakası’nın Dilber Halası Adana’dan geldi, hoş geldi. Adanalı dizisinde çılgın bir Adanalı İstanbul’da ve İstanbul böyle kapışma görmedi. Canım Ailem dizisindeki herkes de Adana’dan İstanbul’a göçetmiş Adanalılar topluluğu. Başka da vardir ama aklıma gelmiyor.

Adana’ya karşı bir antipati beslemiyorum tabii, ama başka şehir mi kalmadı yahu? Biraz Antalya’ya gidin, Samsun’a açılın, Batman’da uçun, Van’da yüzün canım. Hoşşik gibi aynı şeyleri kullanmayın bundan sonra! Ben lafımı ortaya koydum, alan alır artık :)

29 Kasım 2008 Cumartesi

Canım Ailem Raunt 2



Dizi yavaş yavaş oturmaya başlıyor, ama klişelerden vazgeçemiyoruz tabii, bir yandan fakir olmanın kötü olmadığını anlatmaya çalışan bir kız kardeş, bir yandan da düştüğü durumdan utanan bir abi. Fakir zengin klişesi yine ensemizde olacak bu dizide de. Fakir genç fakirliğinden utanarak kız arkadaşına yalanlar söyler, okuldan zengin başka bir çocuk da bu durumdan yararlanarak kız arkadaşına sokulmaya çalışır falan da filan. Sıkılıyorum artık şu zengin fakir dramından, sinirlerim kaldırmıyor. Ha bu arada, neden bütün diziler Doğa Kolejlerinde çekilmek zorunda, onu da hala anlamış değilim. Aynı üniformalar aynı okullar tüm dizilerde, biraz farklılık yapılamaz mı şu okul çekimlerinde artık?

Bir başka konu da nişan meselesi. İkinci nişan töreni de bozulacak ve her bölüm nişanlanmaya çalışacaklar diye bir ara boğulacakmış gibi oldum diziyi izlerken. Tekrarları da tekerlemeleri de hiç sevmem. Neyse ki nişanlandılar da rahatladım biraz.

Bu arada dizi startını vermeden, 3 tane fragman yayınlanmıştı. Onlar öylesine yapılmış fragmanlar mı yoksa ileriki bölümlerde gösterecekler mi o kısımları merak ediyorum Birinci fragmanda çocuklar “O kadınla evlenme, Meliha ablayla evlen “diyorlar, arkada kar yağıyor ve ev tamamen farklı. İkinci. Fragmanda Ozan Güven ve Uğur Yücel gemide intihar planları yaparken, Ozan Güven “İşte böyle atlayacağım” diyerek İstanbul boğazının soğuk sularına atlıyor. Üçüncü fragmanda da Şebnem Bozoklu ve Ezgi Mola damatlar düğüne yetişmeyecek diye ağlıyorlar arabada, arabayı süren de evi satın almaya çalışan iş adamı. Bir anda Şebnem ve Ezgi arabayı durdurup otobanda gelinlikle koşturuyorlardı. Eğer bu bölümler dizide yayınlanmayacaksa Türkiye’de bir ilk yapmış oluyorlar sanırım bu konuda? Dizide olmayan sahnelerle tanıtım.

Dizide iki tane de sevimli yaratık var; Biri Mertcan (Alpay Şayhan) ve diğeri de evde kedi beslememelerine rağmen kapı arasından cameo yapan sevimli bir kedicik. Mertcan’ın yanaklarını koparıp yemek lazım, kediciği de aç bırakmamak lazım tabii.



Bir de dizinin sitesinden yayınlanmış bölümler indirilebiliyor. Çözünürlük kalitesi düşük ama diziyi youtube’larda falan izlemeye çalışan bünyeler için daha iyi.

http://www.canimailem.tv/